Dijital Haçlı Seferleri

Okan Özbay ile "Dijital Haçlı Seferleri"ni konuştuk

Dijital Haçlı Seferleri

Okan Özbay ile "Dijital Haçlı Seferleri"ni konuştuk

Dijital Haçlı Seferleri
09 Kasım 2017 - 10:53

 Yakın dönemde Okan Özbay ve Murat Dağılmaç tarafından yazılan "Dijital Haçlı Seferleri" kitabıyla tanıştık. Haçlı seferlerinin günümüzde dijital versiyonlarıyla bir savaşı anlatıyor...

Peki "Dijital Haçlı Seferleri" ne anlama geliyor? Böyle bir savaşta Türkiye'nin yeri neresi? Müslümanların dijital çağda hangi ölçütlerle hareket etmesi gerekiyor? Bu soruların cevabını Okan Özbay'dan dinledik...


İslamvemedya: Okan Bey, öncelikle Türkiye’nin dijitalle ilişkisinden başlamak istiyorum. Bugünden geriye dönüp baktığımızda bu ilişkiye dair neler söyleyebiliriz?  

Okan Özbay: Ben bilişim sektörüyle, bilgisayarla, medyayla, bilgisayarın medyada kullanımı sistemleri ile 95-96 yıllarında tanışmış bir insanım. Bu ne demek; 22-23 yıl olmuş. O yıllarda internetin ne olduğu bilinmiyordu tam olarak; ben o zamanlar kameraların online görüntü transferi yapabileceği, artık o büyük uplink cihazlarına ihtiyaç kalmayacağı, kameramanların biraz muhabirlik çalışması gerektiği, muhabirlik kafası ile de hareket etmesi gerektiği ve meslekte teknik adamların daha kalıcı olacağı yönünde konuşmalar yapıyordum.   Ondan sonra internet geldi biz burada biraz geride kaldık, bu süreç içerisinde -kronolojik olarak baktığımızda- 96-97’li yıllarda telefon hatları ile işte ISDN denen hatlarla neler yapılabileceğine dair projeler yaptık. Ben bu konudaki gecikmişliğimizi Türkiye'ye interneti getiren iradeye bağlıyorum ve birinci hain olarak bu iradeyi görüyorum. Yani o kafa bu ülkenin bugün parayı harcarken ilk on ekonomi arasında olmasına rağmen -tüketime değil üretime dayalı bir bilincin olmaması kaynaklı- sömürülen bir noktada olmasının birinci kaynağıdır. “Batı versin, biz tüketelim” anlayışı Osmanlı'ya kadar giden “Biz üretemeyiz, bizim çocuklar yapamaz, biz beceremeyiz, biz gidelim İngiltere'de eğitim alalım, gelelim burada insanları İngilizlerle birlikte sömürelim” kafasıdır. Birinci hainler bunlar; çünkü bugün bizim memleketimiz 150 ülke içerisinde bir sürü noktada 75., 80., 90. sıralarda. Yani bu nasıl oluyor, nasıl bu hale geldik?  Kim bunlar? Başta Türkiye’ye interneti getiren tayfa, ardından FETÖ...  İkinci büyük hain tayfası da bunlardır. Bilkent-ODTÜ tayfası, Batı hayranlığıyla memleketi nereye getirdiyse, FETÖ de Amerikan hayranlığıyla, Amerikan emperyalizmine hizmet ederek daha kötüye götürmüştür.   

“Dijitalde Yetkin Türkiye” projesi…  

İslamvemedya: Peki ne yapmalıyız?  

Okan Özbay: Şu anda “Dijitalde Yetkin Türkiye” diye bir büyük projemiz var. Türkiye'nin içinde bulunduğu durum, hangi konuda neredeyiz, nerede olmamız, ne yapmamız gerekiyor, hedeflerimiz ne, tüm bu sorular etrafında ayrıntılı bir şekilde inceledik dijital süreci ve sonuçta ortaya böyle bir proje çıktı. Bu projenin bir alt başlığı “Dijitalde Yetkin Nesiller”… Burada amaç, öncelikle gelecek neslin kurtarılması. Toplum şu an çok dünyevileşmiş, sekülerleşmiş durumda. Proje ile kurulacak platform o kadar büyük bir platform olacak ki Türkiye'den dünyayı kuşatan bir çıkış noktası olacak. Şu anda Müslümanların sosyalleşmek adına kurdukları Mısır merkezli Tunus merkezli bazı yapılar, gayretler var ama Türkiye'de henüz böyle bir girişim olmadı.   

“Çağın gereği bu” diyerek dijital kültüre teslim olmamalıyız  

Ülkemizde maalesef bu dijital çağa bir alternatif sunmak yerine “çağın gereği bu!” modu hâkim.  “Çağın gereği bu!” diye diye dijital kültürün dayattığı içeriklere teslim olmaya devam ediyoruz. Şu yok yani biz bu işte çocuklarımıza “Allah ne der, sorusuna cevap verecek şekilde bir konumlandırma yapalım” bilinci yok; süreç maalesef “Dijitalin gerekleri ne der?” diye gidiyor. Film de burada kopuyor. Ben bunu maalesef bazı kardeşlerimizde de gördüm yani algıyı kaybetmişiz, “Allah ne der?” sorusunu unutmuşuz. Bu dijitalin gereklerine göre hareket etme rahatlığı o kadar yerleşmiş ki bizim kardeşlerimiz “çıkış yok” noktasındalar. Çıkış var aslında ve çok basit, öyle aman aman büyütülecek bir mesele değil. Tamam, bir kuşatılmışlık olabilir, çaresiz gibi görünebiliriz, dünyanın ilk beş büyük kuruluşu bu bilişim şirketleri yani sosyal medya şirketleri olabilir, bize baskı kuruyor olabilirler ama tüm bunların bizim için hiç önemi yok aslında.  

“Batı, dijital ile nefsin arzuladığı sistemler kurdu”  

Burada sihirli konu big datadır. Batı yıllarca big dataya yatırım yaptı, insanın nefsani arzularına hitap edecek çalışmalar yaptı, nefsin arzuladığı sistemler kurdu, nefisleri doyurdu. Çok da müşterileri oldu, tıpkı daha önce medyada olduğu gibi. Medya geleneğinde de bu yok mu? Hani her zaman konuşulur; işte bir heyecan olacak, bir dedikodu olacak, bir merak olacak, insanın takipçi olmasını sağlayacak belli unsurlar var, bunlar okullarda öğretilir; işte biraz aşk, sevgi, cinsellik, macera, başkalarının hayatını gözetleme kültürü… Bunları tetiklediğiniz zaman…   

Geçmişte medya nasıl bunları tetikleyerek insanları bu noktada bir yere taşıdıysa sosyal medya da aynı -nefsin belli isteklerini tatmin etme adına kurgulanmış şeyleri insanlara vererek- yolla her yere nüfuz etti. Şimdi bu böyle basitçe kurtulabilinecek bir şey değil tabii ki. Sen de yap, aynısını elde et bakalım ama öyle değil. Niye? Şimdi teknolojide bazı hususlar var; Bir, depolama yani veriyi depolama süreci. İki, oluşan trafiği yönetme teknik altyapısı. Türkiye bugün teknik altyapıda görece biraz daha iyi bir durumda.    Batı, yıllardır milyonlarca datayı saklayıp başlangıçta hiçbir bedel almadan, karşılık almadan insanların kütüphanesini oluşturdu. Size hiçbir bedel almadan nefsinize hoş gelecek altyapılar sundular Facebook’undan, İnstagramından, Twitter’ına. Çöllerin altında server merkezleri kurdular, güneş enerjisi tarlaları ile bunları beslediler, kendilerine ait bir ekosistem kurdular ve bunu uzun süre sürdürdüler. Facebook, Twitter, Instagram Mac, Apple ve Microsoft tabanlı işletim sistemleri bu yatırımları yaparken, bu trafikleri yönetecek altyapılar kurulurken bizimkiler neredeydi? Şimdi burada ağır giriyorum -burası önemli- Ben şöyle görüyorum süreci: Medyaya bu ekosistem içerisinde birçok yatırım yapıldı, paralar harcandı harcanıyor ama dağ fare doğurdu diyebiliriz.    

“Maalesef dünyaya davamızı anlatabileceğimiz medya organları oluşturamadık”  

Maalesef bugün ilkeli, dünyaya gerçekten davamızı anlatabileceğimiz medya organları oluşturamadık. Şu anda insanların güvenmediği her an her şeyin olabileceği gözüyle bakılan, içinde bize ait duyguların olmadığı, merhametin, muhabbetin, bereketin olmadığı, bizden diyeceğimiz kavramların hiç birisi ile hareket etmeyen, tamamen başkalaşmış, tamamen rakiplerine benzemiş, rakipleri gibi hareket ederek rakiplerinin toplumu dönüştürme misyonunu sürdüren bir medyamız var. Mesela ülke raporlarında dijitalin eğitimde kullanılması süreçlerinde 63 gelişmiş ülke arasında 63. sıradayız, son sıradayız, yerlerde sürünüyoruz. Ama çok ciddi hamleler de var. Eğitimde dijital öğrenme süreçlerine ilişkin hazırlanan FATİH projesiyle ilgili Milli Eğitim Bakanlığı yeni bir ihale sürecinde. İnşallah bu sefer doğru şeyler olur da bu viraj dönülür. Çünkü şimdi artık yerliliği, milliliği ve “Allah ne der?”i esas alan insanlar var.  Önümüzdeki yıllar “Acaba derinlerde bir şeyler mi oluyor da bir şeyler olmuyor?” sorusuna cevap verecek. Önümüzdeki birkaç sene bize referans olarak bu işi gösterecek, Allah sonumuzu hayretsin. Çünkü bu virajı da dönemezsek bu iş biter yani ben orada ailemle tarlaya gidip kendi ekosistemimde dar bir dairede bir şeyler yapmaya çalışacağım.  

İslamvemedya: Ama bu çok uzun süreli mücadele gerektiren bir alan değil mi? Avrupa, Batı adeta tekel konumunda dijitalin üretimini ve dağıtımını yapıyor doğuya, bizim ülkelerimize. Dolayısıyla uzun yıllar mücadele etmek gerekmiyor mu bununla mücadele edebilmek ya da onları alt edebilmek için?  

Okan Özbay: Bu 250 yıllık bir mesele… Osmanlı'nın yani hikmetin Batı’ya geçişi ile birlikte başlayan bir süreç. Dr. Murat Dağıtmaç ile birlikte hazırladığımız eserimiz “Dijital Haçlı Seferleri”nde bu meseleyi temellendirdiğimiz yer şurası: Bu mesele 250 yıllık bir mesele. 250 yıl önce olan şey şu: Bizim Hoca efendilerimiz, büyük alimlerimiz bize zaman içerisinde “Gaybı Allah bilir, gaybı Allah bilir” diyerek bizim gelecekle ilgili kurgu yapmamızı, gelecekle ilgili prova yapmamızı, simülasyon yapmamızı, gelecekle ilgili futuristik düşüncelerimizi velhasıl gelecekle ilgili her şeyimizi biçtiler. Bunu bizim kendi âlimlerimiz yaptı; Kur'an anlatan, İslam anlatan insanlar yaptı bunu bize. Bizim Osmanlı toplumu bu anlamda geriledi, geriledi, geriledi; geleceği düşünen adam Batılı oldu; Batılı bizim kaynaklarımızla geleceği yorumlamaya başladı. Sonuçta biz geçmişte kaldık, onlar gelecekte. Dolayısıyla gelecek onların oldu. Geleceği kim kurgularsa, gelecek için kim hamle yaparsa gelecek onun olur. Gelecek, kendisi için çalışana çalışır. Olay bu. Biz hâlâ buradayız. Mesela şu an bizim YÖK sistemimizde hâlâ şu vardır: Yeni, yerli ve milli olarak bir kuram geliştirip bir bölüm, fakülte açamazsınız. Geliştirdiğiniz kuram, açmak istediğiniz fakülte ve bölümün yurtdışında açıldığına dair üç ülkeden örnek getirmeniz gerekir. 80’li yıllarda YÖK’ün ilk kurulduğundan beri geçerli olan bir şey bu.  Bu, “Ben icat çıkaramam” “Ben yeni bir şey söyleyemem” demektir.   

"Anadolu irfanı olduğu sürece bu mücadele devam edecek"  

Burada acı olan şu; yüzyıllar öncesinde İslam âlimlerinin getirdiği şeyi bugün aynı plan dairesinde başka kafalar yaparak bizi köleleştiriyor; kendi aidiyetimiz, kendi bilgi ve kültür deneyimimiz içerisinde bizi mahkûm ediyor. Bu, sömürü zihniyetindeki insanların bitmediğini gösteriyor ancak iddia sahibi olan insanlar Türkiye'de yaşadığı sürece, Anadolu irfanı var olduğu sürece bu mücadele bitmeyecek. Sömürüye karşı ne mazlum olmayı, ne zalim olmayı salık veren, iki tarafa da karşı duran, yeryüzünde fitne son buluncaya kadar fitnebazlarla mücadele edilmesi geleneğini elden bırakmayan bu irfan dolayısıyla bu adamların karın ağrısı ve Haçlı Seferleri bitmez. Bu Anadolu irfanının bir şekilde baskılanması, yok edilmesi ve küresel emperyalizmin istediği gibi at koşturmasının sağlanması gerekiyor.  Bizim bu kitaptaki çıkış noktamız işte burası; Haçlı Seferleri bitmez.   

“Asıl olan ruhun işgalidir”  

Baktığımız zaman son 20 yıldır ciddi anlamda gelişen dijital içerik ve dijital yolla bize seferler düzenlemeye devam ettiklerini görüyoruz. Şimdi adam bize artık topla tüfekle saldırmıyor. Anadolu İrfanı dediğimiz şey nereye konumlanıyor, esas mevzu bu. Dijital Haçlı Seferlerinin çıkış noktası burası; bir şekilde bu adamlar bize gol atmaya devam ediyorlar; manifestoları da “asıl olan ruhun işgali”dir. Bu adamlar bütün emperyalist güdüleriyle Anadolu irfanını yok etmek için bütün teknik hamleleri yaptılar; ekonomik yatırımları evimize kadar getirdiler; artık ortağız; paradan puldan vazgeçemeyecek bir noktadayız ve ortağız. Ama bir şekilde kulağına Rahmani bir şey fısıldanan vicdan da “bir dakika!” diyor; birileri hâlâ birilerinin kulağına güzel şeyler fısıldıyor ve Allah-ü Teâlâ’nın hidayeti ile birileri de o düzenin karşısına geçiveriyor. Bu bizle alakalı bir şey değil, sonuçta Rabbimiz kendi dininin koruyucusu, bizim onun dinini koruyacak gücümüz yok, o bir şekilde merhamet ediyor bize; biz de o irfanı sıcak tutuyoruz Anadolu’da. Dolayısıyla onlarla oynanıyor aslında yani onların oyunlarının üzerine oyunlar kuruluyor.   

“Çocuklarımız dijital zombilere dönüşmemeli”  

Bu adamların artık yapacakları tek şey, ruhların işgalidir. Yine Kur’an-ı Kerim esaslı baktığımızda -biz onu modern çağda zombiler olarak değerlendiriyoruz- gözleri var görmezler, kulakları var duymazlar yani ruhları işgal edilmiş insanlar... Batı insanlarımızı, çocuklarımızı dijital zombiler haline dönüştürmek istiyor, ruhlarını işgal etmek istiyor ki Allah-ü Teâlâ’nın rahmeti kalplere nüfuz edemesin, artık o ruhlar da işgal edilmiş olsun ve perde kapansın. Eğer bizim çocuklarımızın ruhları işgal edilirse yeni kuşakta birileri birilerinin kulağına bir şey fısıldasa da o rahmete, o hidayete mazhar olamayacak artık. Bugün bizim çocuklarımız dediğimiz çocuklar dijital zombilere dönüştükleri zaman aslında bizim çocuklarımız olmayacaklar artık. Görüntüde, şekil olarak çok düzgün insanlar olabilirler; camiden çıkmayan çocuklarımız olabilir, hiç önemli değil ama ruhları işgal edilmiş oldukları için bugün bizim gösterdiğimiz dirayeti gösteremeyecekler. Çünkü kafaları karışık olacak. Çünkü emin olamayacaklar. Çünkü hak kendini göstermezse bu çocuk hakkı nasıl görecek? Hidayet olunmazsa, merhamet olunmazsa bu çocuk nasıl ayağa kalkacak, bu mücadeleyi sergileyecek? Bana göre bu Anadolu irfanının son mücadelesidir. Dijital Haçlı Seferleri denmesinin sebebi budur. Bu geçişi yaşamamız, bu dönemi atlatmamız gerekiyor.   

“CIA’nın beyin kontrol projesi Blue Bird ”  

Kitapta beyin kontrolü ve manipülasyon konusu da önemli bir yer işgal ediyor.  1950’de CIA beyin kontrolü ve manipülasyon üzerine bir çalışma başlatıyor. Dosyanın adı nedir, biliyor musunuz? Blue bird; mavi kuş. 51’de Kanada ile İngiltere de dahil oluyor projeye, adı değişiyor vs… Şimdi bu iş öyle ucuz bir iş değil. Çok illuminatik şeyler de söylenebilir, çok kontra şeyler de söylenebilir ama tüm bunların bir gerçekliği var. Facebook durup dururken Facebook olmadı, Twitter durup dururken Twitter olmadı… ABD “Ben imparatorluğum kardeşim, ben bu oyunu oynarım!” diyor; biz imparatorluk bakiyesi olarak bu sistemin dışında kalamayız. Yeryüzünde bu oyunları oynayabilecek ilk 10 oyuncudan biri biziz. Bizim inancımıza göre bizim dışımızda ne Çin bir şey sunabilir dünyaya, ne de Ruslar!   

“Artık insanlaşan robotların çağına girdik”  

Yaratılış temelli baktığımızda gerçekten insanlığa umut olabilecek tek şey vardır;  o da Anadolu İrfanıdır. Baktığımızda bunu görüyoruz; çünkü artık robotlaşan insanların, insanlaşan robotların çağına girdik. Bu çağda küresel sermaye artık insanı robotlarla rekabete hazırlıyor. İşte tüm bunların panzehiri Anadolu irfanıdır. “Batı’nın bu golünü de yemeyelim” diyen tek anlayış, budur. Evet umut vardır. Umutsuzluğa ve karanlığa en çok düştüğümüz yer nasıl dijitalse bizi bu karanlığın içerisinden çıkartacak olan da yine “dijital”dir. Batı bana göre 250 yıl sonra çok önemli bir hata yaptı; küresel anlamda iş eğer beyin kontrolü ve manipülasyon süreci ise yani ruhların işgali süreci ise ve burada dijital o anlamda kullanılıyorsa aynı şekilde aydınlanma için de kullanılabilir. Allah-ü Teâlâ merhamet eder de biz de birkaç adım atabilirsek çok şahane gelişmeler olabilir.  

Google'ın “Dijital Tanrı”sı  

İslamvemedya: Bu savaşa “Dijital din savaşları” diyebilir miyiz? Sürmekte olan bu savaş için nasıl adımlar atılmalı peki, bu savaş önümüzdeki süreçte nasıl bir şekil alacak ve biz bu savaşı kazanabilmek için neler yapmalı, hangi adımları atmalıyız?   

Okan Özbay: Son haberlere göre google yöneticilerinden bir ekip dijital bir tanrı yaratmaya çalışıyor. Bizzat açıkladılar bunu, formatlıyorlar şu an ve adı da tamı tamına Dijital Tanrı. Profesyonel bir tanrı yani. Öbür taraftan Hristiyanlıkta da şu anda papaz robotlar var. İnsana dini anlamda mihmandarlık yapan robotları var yani papazları var; dijital papaz. Burada önemli olan şudur; biz bu kadar kötü tablonun içerisinde umudu yine dijitalde görüyoruz. Buranın sihirli cümlesi de içeriktir. Batı nasıl bize nefsimiz üzerinden ruhumuzu ele geçirecek içeriklerle geldiyse biz de onlara nefisle çatışmayan ama “Allah ne der?” sorusunu sürekli soran içeriklerle karşılık vermeliyiz.   

Dijital helal gıda  

Çünkü bizim çocuklarımız bizim ürettiğimiz helal içeriklerle beslenmezlerse zaten haramla beslenen çocuklar olacaklar. Çünkü dijital kendisi bir gıdadır. Nasıl işte “Müzik ruhun gıdasıdır!” cümlesi varsa, dijital de bir gıdadır. Batı'nın ürettiği haram içerikleri kullanan bizim çocuklarımız haram yiyen çocuklar durumunda şu an. Çünkü biz onlara helal dijital gıda üretemedik, üretemiyoruz; hâlâ üretemiyoruz, konuşuyoruz konuşuyoruz üretemiyoruz. İHL nesli işte burada devreye girecek inşallah. Belki bizim neslimiz gitti, bizden sonraki yakın nesil gitti ama bizim çocuklarımız şu anda direkt bu dijital dünyanın içine doğuyorlar. Herkesin eli telefonda. İşte biz özellikle çocuklarımızın dokundukları her şeyi, dijital gıdayı ne kadar helalleştirirsek, bu savaşta o kadar öne geçeriz. Helal dijital gıda üretimi bize birçok küresel kazanımları da beraberinde getirecektir. Siz daha iyisini, daha üstününü, daha kalitelisini ortaya koyabilirseniz bu talep görecektir. Sonuçta bu Hak-batıl mücadelesidir. Ben şöyle düşünüyorum; bu dijital mücadelede dijital gıda ile bir fasıl açar da insanların kalplerinde bir an hidayete vesile olacak bir nokta oluşturabilirsek Allah-ü Teâlâ da hidayetini oraya gönderecektir. Bizim görevimiz bu, davamız bu.  Biz hidayet makamı değiliz, biz seferle yükümlüyüz. Dijital Haçlı Seferlerine karşı seferimiz, helal gıda üretmektir. Biz içeriğimizi üretiriz ama yalap şalap değil adam gibi, Batılının üzerinde çalıştığı kadar çalışarak bu gıdayı üretiriz, sunarız; bir şekilde insanların bu gıdayla karşılaşmasını sağlarız…  

"Dijital helal gıdayı Amerikalının odasına sokmalıyız"  

Burada, kamu bakışında da şöyle bir sıkıntı var: “Ben ürettim kardeşim; gelsin, alsın. Yooo, Amerikalı nasıl o haram gıdayı üretiyor ve benim yatak odama kadar getiriyorsa, ben de Amerikalının yatak odasına kadar o helal gıdayı götürmeliyim. Mevzu bu. Bizim hedefimiz kendi çocuklarımız değil,  kendi çocuklarımız için zaten yükümlüyüz; bu bizim için milli bir mesele. Ama biz Batı’nın çocuklarına da “Bak bu senin patronlar seni kandırıyor, seni insanlıktan çıkarıyor!” diyebilmemiz gerekiyor. Hedefimizde bu olması lazım. Tabii ki Türkiye, Anadolu ve İslam toplumlarından başlayarak… Bakın Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg geçtiğimiz aylarda kendi çocuğunu sosyal medyadan uzak tuttuğunu açıkladı. Biz dijital gıdanın haramını helalini konuşalı iki sene oldu ama daha yeni yeni sesimiz duyulmaya başlandı… Batı daha birçok noktada ne yaptığının farkında değil; kendi hatalarını yeni anlıyorlar. Çünkü merhametleri yok, insana dair bir şey ortaya koyamıyorlar. Yani o kadar çok büyük fırsatlar var ki bu anlamda. Biz seferde olabilirsek, bu seferde de güzel içerikler üretebilirsek, Allah-ü Teâlâ bize yardımını esirgemeyecek ve karşılığını da verecektir.  Ama yok, biz tembellik yapmaya devam edersek, devletimiz de eski devletçi mantığıyla “Ben ürettim kardeşim, ben kitabı rafa koydum; gelsin kütüphanede okusun” kafasıyla giderse… Çünkü bu da bize Batı’nın yerleştirdiği bir şeydir. Sayın Cumhurbaşkanımız 15 yıldır “Biz hizmetkâr olmaya geldik, hizmet ayağa gidecek, biz insanlara gideceğiz!” diyor ama devlette maalesef hâlâ bu noktaya gelemedik; hâlâ “vatandaş gelsin alsın” mantığı var. Geleneksel medya süreçlerinde de aynı şeyler var. Bu kafanın artık değişmesi gerekiyor.  

İslamvemedya: Okan Bey, görüşleriniz için teşekkür ederiz.   

Okan Özbay: Ben teşekkür ederim, inşaallah katkı sağlamış oluruz.    

Bu haber 1198 defa okunmuştur.