Mustafa Derviş Dereli ve Metin Eken editörlüğünde Springer Nature yayınları arasından çıkan Turkish Perspectives on Secularization and Media, Türkiye'nin kendine özgü toplumsal dinamikleri içinde sekülerleşme ve medya ilişkisini çok boyutlu bir perspektifle ele alan kapsamlı bir çalışma. Giriş bölümü dahil on dört bölümden oluşan kitap; hukuk, sinema, televizyon, dijital platformlar, mizah ve kent politikaları gibi farklı alanlardan hareketle dinin kamusal görünürlüğünün nasıl dönüştüğünü inceliyor.
Kitabın temel argümanı, sekülerleşmenin dinin basitçe gerilemesi ya da ortadan kalkması anlamına gelmediği yönünde. Editörler, sekülerleşmeyi bir “bilinç formu” olarak kavramsallaştırıyor; yani gündelik pratiklerde kendini gösteren, kültürel yapılarla şekillenen ama bireysel faillikle de yönlendirilen bir düşünce ve yaşam yönelimi olarak ele alıyor. Bu yaklaşım, Türkiye gibi din ile sekülerliğin sabit ve karşıt kategoriler olarak deneyimlenmediği toplumlarda özellikle anlamlı hale geliyor. Nitekim editörler, sekülerleşmeyi tarihsel olarak tekrar eden bir “dinî yoksunlama” biçimi olarak değerlendirerek kavramı moderniteye özgü bir olgu olmaktan çıkarıyor.
Eserdeki çalışmalar tarihsel derinlikten güncel dijital kültüre uzanan geniş bir alanı kapsıyor. Osmanlı-Cumhuriyet geçişinde hukukun sekülerleşmesini dönemin fikir dergileri üzerinden okuyan bölüm, Sebilürreşad ve İctihad ekseninde İslamcı ve modernist düşüncenin karşılaşma noktalarını ortaya koyuyor. 1990 sonrası İslamcı süreli yayınlardaki sekülerleşme tartışmalarını ele alan çalışma, bu yayınları moderniteye karşı alternatif medeniyet tasavvurları üreten entelektüel platformlar olarak değerlendiriyor. Yeşilçam sinemasının devletin seküler projesine karşı mahalle anlatıları üzerinden geliştirdiği kendine özgü sentez, TRT’nin yayın ilkelerinde dinin “kısıtlanmış” bir çerçeveye yerleştirilmesi ve güncel televizyon dizilerinde aile kurumunun Weber’ci bir büyübozumu sürecinden geçirilmesi, kitabın geleneksel medya alanındaki önemli tartışmaları arasında yer alıyor.
Yeni medya ekseninde ise Z kuşağının X’teki seküler söylemleri, Ateizm Derneği’nin çevrimiçi meşruiyet ve kimlik inşası stratejileri, stand-up gösterilerinde dinin ironik bir söylem nesnesine dönüşmesi, YouTube üzerinden yayılan melez spirituel pratikler ve dijital ortamda yas ritüellerinin sekülerleşmesi gibi konular inceleniyor. Yapay zeka ile dini deneyimin kesişimini Habermas’ın post-seküler toplum kuramı üzerinden tartışan bölüm ise kitabın özgün kavramsal katkılarından birini oluşturuyor.
Medya, bu çalışmada değer-bağımsız bir iletişim kanalı olarak değil, kendi sembolik kaynaklarıyla sekülerleşme dinamiklerini hem yansıtan hem de biçimlendiren aktif bir toplumsal fail olarak ele alınıyor. Editörlere göre medyanın sekülerleştirici işlevi deterministik bir zorunluluk değil; inançla, maneviyatla ve aşkınlıkla kesiştiği noktalarda insan failliği aracılığıyla anlam kazanan bir potansiyel.
Kitabın genel çerçevesi, Türkiye’de sekülerleşmenin tek yönlü bir süreç olmadığını; aksine toplumsal müzakere, kültürel melezleşme ve yorumsal çoğulculuk içinde biçimlenen dinamik bir deneyim olduğunu gösteriyor. Bu yönüyle eser, din sosyolojisi ve medya çalışmaları alanlarında Türkiye merkezli kuramsal üretim açısından dikkate değer bir katkı sunuyor.









