Televizyon Ekranında Hikmeti Aramak

Televizyon Ekranında Hikmeti Aramak

Televizyon Ekranında Hikmeti Aramak
20 Şubat 2019 - 11:38

Televizyon Ekranında Hikmeti Aramak - Hazırlayan: İsmail Kaplan

Televizyon ve Kutsal” kitap incelemesi.

“Radyonun resimlisi” diye bahsediliyordu televizyondan bir filmde. Gerçekten de televizyon, geliştirildiği günden itibaren başta radyo olmak üzere kitle iletişim araçlarının popülaritesini olumsuz yönde etkileyen bir cihaz oldu. Her ne kadar dünyada 1930’lu yılların sonlarında futbol maçlarının dahi canlı yayınlandığı bir araç olsa da, Türkiye’de ancak 1950’lerde İTÜ TV ile seyirci ile kısmen buluşmuş, 1968’den itibaren devlet tekelinde TRT yoluyla seyirciye ulaşmış ve ancak 1990’lara gelindiğinde özel kanalların kurulması ile çeşitlenmiş bir araç.

Televizyonun yaygınlaşması süreci, televizyona dair tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Özellikle televizyonun kültürel ve toplumsal işlevleri gerek dünya genelinde, gerekse Türkiye özelinde en başından beri tartışılan konulardır. Zira televizyon, sosyal ilişkilerimizi dahi temelinden etkilemektedir. 1970’li yıllarda televizyon seyretmek için “misafirliğe” gidenler olduğu gibi, günümüzde “televizyonun kumandasını misafire vermek” şeklinde adab-ı muaşeret kuralları dahi gelişmiştir. Televizyonun farklı boyutlara yönelik etkileri tartışıldığı gibi, din alanına yönelik etkileri de gündeme gelmiştir. Sadık Yalsızuçanlar’ın 1997’de yayımlanan kitabı Televizyon ve Kutsal[1] da bu tartışmaların ortasında yer alan bir çalışmadır.

Gerek dini, gerek din dışı alanda anlamını bulan “kutsal” kavramı, genel olarak “olayların oluş doğrultusunun dışında görülen ve tecrübe edilen”, “şiddete, işgale, kirletmeye karşı korunmuş şey”, “saygı duyulan, hürmet edilen” gibi tanımları kapsar[2]. Kitap boyunca “kutsal” kavramı, İslâm dininin gereklerini ve yaklaşımlarını tanımlamak adına kullanılmakta, kavramın sosyal bilimler ve Hıristiyan felsefesi gibi farklı alanlardaki kullanım amaçlarına değinilmemektedir.

Kitabın yayımlandığı 1990’lı yıllar, aynı zamanda Türkiye’de İslamî bir medyanın imkânlarının da sıklıkla tartışıldığı yıllardır. Basılı yayınlarda büyük bir çeşitliliğin görüldüğü “İslami yayıncılık” alanı, televizyonlarda özel yayıncılığın önünün açılması ile genişlemiştir. Bu yıllarda kurulan bazı televizyon kanalları, ağırlıklı olarak dini içerikler yayınlamış ve yayın politikasını da dindar olarak tanımlanan seyircinin ilgisine uygun olacak şekilde hazırlamıştır.

Metnin hemen başında muhafazakar camia arasında televizyonun “hayra da, şerre de alet edilebileceği” şeklinde yer eden görüşü ele alan Yalsızuçanlar, bu yaklaşımı “televizyonu üreten zihniyeti” hesaba katarak yeniden düşünmeye çağırıyor okurunu. Zira televizyon, kendine ait bir dil ve anlatım biçimine sahiptir ve ancak bu yolla tasarlanan iletiler televizyonda (ve dolayısıyla izleyinin zihninde) yer bulabilir. Bu noktada İslam’ın görsel sanatlara yaklaşımı da tartışmaya dahil edilerek alan genişletilmekte ve figüratif sanatlar üzerinden televizyonun gerçeği “donuklaştırıcı” özelliği betimlenmektedir. Televizyon bilindiği üzere hem görme, hem de işitme duyularımıza hitap etmektedir. Üstelik 3D teknolojisi ile birlikte özellikle görme duyumuz çok daha kolay manipüle edilebilir hale gelmiştir. Dolayısıyla hakikati en yalın haliyle sunan “kutsal” alanın, ilerleyen teknolojinin dilini kullanarak izleyiciye nasıl ulaşabileceği, giderek cevaplaması zor bir soruya dönüşmektedir.

Yalsızuçanlar, televizyonun doğasından kaynaklı iki özelliğinin, dini yayıncılığı olumsuz etkileyebileceğini belirtmektedir: odaksızlık ve dramatikleştirme. Televizyon, her türlü içeriği bir drama formuna göre kurgulayarak izleyici ile buluşturur. Buna göre televizyon ekranlarında bir savaş haberi ile bir müzik konseri haberi; bir trafik kazası ile popüler bir dizi benzer şekilde kurgulanarak gösterilir. Televizyon programı, kendisini seyrettirmek için izleyicinin dikkatini çekecek türde içerikler geliştirmek zorundadır. Kitle iletişiminin doğası gereği de bu içerik (sosyal, kültürel, ekonomik vs. her anlamda) hem en alt düzeydeki insanlara, hem de en üst düzeydeki insanlara hitap edecek şekilde kurgulanmalıdır. Bu ortalamayı yakalamak için gösterilen çabanın içerisinde kutsal kendisine nasıl bir yer bulabilir? Ya da kutsal olan, bu tür bir mecrada, nasıl en güzel şekilde temsil edilebilir?

Yukarıda bahsedilen benzer şekilde kurgulanma durumu, beraberinde odaksızlığı getirir. Üzücü bir haberin arkasından bir eğlence programının gelebilmesi ya da çocuklara yönelik bir çizgi filmden sonra şiddet içerikli bir aksiyon filminin gösterilebilmesi, programların içeriklerinden ziyade, yeterince eğlendirip eğlendirmediğini ön plana çıkarır. Gerçi kitabın yayımlanmasından bugüne geçen 22 yılda tematik kanalların sayısında görülen artış, bu odaksızlığı bir ölçüde gidermiş durumdadır. Yine de ana akım televizyon kanallarında aynı sorun günümüzde de gözlemlenebilmektedir. Kaldı ki rating oranlarına bakıldığında hâlâ seyircinin ilgisine mazhar olan kanallar, tematik kanallar değil, odaksız kanallardır.

Kitabın konu ettiği odaklı yayıncılığın dini boyuttaki temsilcileri bugün ekranlarımızdadır. Başta Diyanet İşleri Başkanlığı olmak üzere farklı kurum ve gruplar tarafından yürütülen dini içerikli televizyon kanalları, rating rakamlarına bakıldığında fazla ilgi görmemektedir. Televizyon programları düzeyinde yapılan rating ölçümlerinde, sonuçlar arasında herhangi bir dini içerikli kanalın programlarına rastlanamamaktadır[3]. Bu durumun, program içeriklerinin kalitesiyle mi, yoksa programların televizyon diline yeterince uygun olarak hazırlanıp hazırlanmadığıyla mı ilgili olduğu araştırılması gereken bir konudur. Bu noktada dikkat edilmesi gereken ise, dini içeriklerin televizyon diline uygun hale getirilmesi sırasında anlamını kaybetmemesi, anlam kaymasına uğramaması veya Hepp’in[4] kavramsallaştırmasıyla “medyatikleşmemesidir.”

Televizyon ve dini alana dair tartışmalar günümüzde de güncelliğini korumaktadır. Kendi doğası ve onu icat eden zihniyetin gereği olarak televizyon, bazı mesajların izleyiciye kolaylıkla ulaştırılmasını sağlarken (eğlence, drama vb.), bazı içeriklerin de (dini programlar, akademik ve fikrî derinliğe sahip programlar vs.) ya niteliğini kaybederek bayağılaşmasına, ya da seyirci ilgisinden mahrum kalıp yayın hayatına veda etmesine neden olmaktadır. Bu noktada kitle iletişim araçlarının toplumu bilgilendirme ve bilinçlendirme amacı yeniden göz önüne alınmalı ve alternatif yayın seçenekleri teşvik edilmelidir.

 

Kaynakça

[1]Yalsızuçanlar, S. (1997). Televizyon ve Kutsal. İstanbul: Timaş Yayınları.

[2]Armağan, M. (1991). Kutsal. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi (s. 347-349). içinde İstanbul: Risale Yayınları.

[3]Farklı tarihlere ait rating rakamlarında en fazla izlenen ilk 100 program şu adresten sorgulanabilir: https://www.tv8.com.tr/reyting-sonuclari

[4]Hepp, A. (2015). Medyatikleşen Kültürler. İstanbul: Dipnot Yayınları

YORUMLAR

  • 0 Yorum