Batı Medeniyetinin Son Dişi: Kültür Emperyalizmi

“Kimse özgür olduğuna inanan birinden daha iyi köle olamaz.” Johann Wolfgang Von Goethe

Batı Medeniyetinin Son Dişi: Kültür Emperyalizmi

“Kimse özgür olduğuna inanan birinden daha iyi köle olamaz.” Johann Wolfgang Von Goethe

Batı Medeniyetinin Son Dişi: Kültür Emperyalizmi
02 Mayıs 2019 - 12:04

Yazan: Cahit Çekmen

Kültür Emperyalizminin Doğuşu


Klasik anlamda Kültür Emperyalizmi; gelişmiş ülkelerin, az gelişmiş diğer kültürleri tüketim, medya/basın yayın ve özellikle kitle iletişim araçlarıyla etkilemesi ve kendine benzeterek kültürünü yok etmesidir. Kültür Emperyalizmi; 20. yüzyılda küreselleşmeye başlayan dünyamızda, 21. yüzyılın iletişim teknolojilerinin oldukça yoğun kullanılmasına paralel olarak en çok konuşulan konuların başında gelmektedir.  Daha önce; 15. yüzyılda, askeri gücün eşliğinde yapılan işgal ve köleleştirmenin ardından gelişen sanayileşmenin doğurduğu ucuz işçi ihtiyacı; sömürülen ülkelerinden tedarik edilen gönüllü kölelerle karşılanmaya başlandı. Modern yaşam biçiminin yaygınlaştığı, dijital bilişim ve vizyon tekniklerinin geliştiği nihai zaman diliminde,  “Kültür Emperyalizmi” ivme kazanarak alt kültürlerde(!) bir çeşit kültürsüzleşme sonucunu doğurmuştur.

Emperyalizm; askeri, siyasi, ekonomik aşamalardan geçerek ve bugün son olarak kültür emperyalizmine evirilerek, bütün toplumsal değer ve kültürleri yok eden bir güce ulaşmış bulunmaktadır. Kültür Emperyalizminin tarihi gelişim aşamalarını irdelemek için; “ilk nasıl başladı, hangi aşamalardan geçti, neleri kapsar ve bugün hangi araçlar üzerinden yayılıyor?” gibi sorulara cevap vermek, aynı zamanda Küresel Emperyalizmin ne olduğunun yanında, kapsam ve hedefini bilmemiz açısından oldukça önemlidir. Batılı ülkelerin, zaman içinde şeklen değişen, ama zihniyet olarak değişmeyen emperyalist hedeflerinin geri planında, “Aydınlanma” denilen daha önce geçirdiği din merkezli, zihinsel dönüşüm yatmaktadır. Bunu anlamadan kültür emperyalizmin ne olduğu ve hedeflerini anlamak mümkün değildir. Kültürel Emperyalizmin yeni tip bir işgal sömürüsü olması açısından, iyi anlaşılması gerekmektedir.
 
Aydınlanma ve Batılı Yeni Akide

Batı, emperyalist zihni yapıya bir günde değil, yüzyılları bulan zihinsel olduğu kadar siyasi ve ekonomik evreleri de içine alan süreçlerden geçerek gelmiştir. Batı emperyalizminin geçirdiği tüm bu süreçlerin başında milat kabul edilen Aydınlanma[1] gelmektedir. Aydınlanma ile özellikle zihinsel bir devrim yaşanmıştır. İşin dini geri planında; özgür düşünce ve ifadenin yasak olması, mülkiyet hakkının tanrı adına sadece tanrısal nitelikler atfedilen soylular tarafından adaletsizce yapılması ve bu doğrultudaki çıkarcı hükümlerin aslında tüm toplumsal eşitsizlikleri ve adaletsizlikleri beslediğinden dolayı kilise ve kral, halkın vicdanında sürekli sorgulanmaktaydı. 
 
Batı’nın kilisenin beslediği eşitsizliklere karşı, Reformasyon ile başlayan aykırı düşünce, kilisenin dogmatik hükümlerine karşı ilk olarak, Martin Luther[2] tarafından, Protestanlık ile ortaya atılan, sonradan mezhepleşecek dini düşüncenin yaygınlık kazanması, bedeli ağır olacak mezhep savaşlarıyla tüm Batı coğrafyalarını etkisi altına almıştır. Kiliseye Protestanlık ile başlayan aykırı sesler, bilimsel buluşların ardından, tek tek ortaya çıkmasıyla daha da güçlenmiştir. Kutsal kitap, bilim ve dolayısıyla kilise arasında ciddi bir çelişme/çatışma baş göstermeye başlamıştır. Bütün bunlardan güç alan, dönemin birçok bilim adamı, düşünür ve filozofu çeşitli alanlarda akıl merkezli yorum ve tespitler ile bu yeni zihniyeti şekillendirmede önemli roller üstlenmiştir. Böylece, evren-tanrı ilişkisini tanrısal kudret ile ilişkilendiren imani idrakten, bilim ile adına “çekim yasası” denilen, “tanrısız bilim” düşüncesiyle, tanrı-evren ilişkisi ile yeniden tanımlanmıştır. Bilimsel seküler tanımlamalar ve yorumlar ile farklı bir izah yolunun bulunmasıyla birlikte başlayan tartışma, Katolik kilisenin; “tek hâkim” ve “tek buyurgan” otorite olması son bulmuştur. Oradan açılan kapı ile bilimsel ve rasyonel akıl, “tek doğru” “tek ilkedir” anlayışı sonraki yıllarda yerleşmek için zemin bulmuştur.
 
Ortaçağ karanlığından kurtulmak için bilimi can simidi olarak kullanan Batı, bilimi kilisenin tartışmasız “tek doğru” dogmasıyla çatıştırması sonucunda, kiliseye karşı daha önceki adaletsizliklerden dolayı da biriken tepkiselliği arkasına alarak kiliseyi işlevsizleştirmek için fırsat yakalamıştır. Bu şekliyle ehlileşip sınırlandırılan dini inancı; insanı ve toplumu yöneten bir formdan çıkartarak sadece, kültürel normlara dönüştürmüştür. Sosyal ve siyasi hayattan çekilen kilisenin dini temsiliyeti, Pazar ayinleri ve belli ritüeller ile sınırlanarak, dört duvar arasına hapsedilmiştir. Tanrı adına hükmetme ve af yetkisi de Rönesans ile birlikte ortaya çıkan insana kutsiyet atfeden Hümanizm ile “tanrı” dan el değiştirerek yerine “insan” yerleştirilmiştir. Tanrıdan aldıkları hükmetme yetkisi de, insana bahşedilmiş bir güç olduğu iddiasıyla, yüce, kutsal duygu ve güçleri rasyonalite ile elde edilen bilimsel verilerle yeniden tanımlanmıştır.
 
Aydınlanma; tanrıyı merkeze alan Skolastik Ortaçağ felsefesine karşı Rönesans ve Reform ile dönüşen insan akılını merkeze alan ve tüm evreni, felsefi disiplinleri akıl olgusu etrafına toparlamaya ve örgütlemeye gayret eden yeni bir zihniyete evirilmiştir. Batı, “Aydınlanma” ile tanrı – insan - evren anlayışını ve ilişkileri yeniden tanımlayarak modernize ettiği zihin yapısıyla; rasyonel, doğrusal, ilerlemeci ve gerçekliği “evrim” ile formüle ederek “evrensel” mutlak normlar etrafında şekillendirmiştir. Batı bu normları; bilim, siyaset ve ekonomiye uyarlarken kendine de yöneticilik rolünü biçmiştir. Kendi dışındaki tüm toplumları, antik Yunan’dan kalma bir yaklaşım ile “öteki, barbar ve vahşi” olarak nitelemesi, ulaştığını sandığı yüksek medeniyet ve kültürün bir sonucu olmasından kaynaklanmaktadır.
 
Bir ölçüde “üst kimlik” ve “üst kültüre” geçişin adı olan Aydınlanma temelindeki asıl husus, dini ve geleneksel düşünceyi dışarda bırakıp, bilim ışığında ortaya atılan rasyonel veriler sonucunda kutsal dini yorumları bertaraf ederek “insan aklını” merkeze almaktır. Sonra Sanayi Devrimi ve teknolojik gelişmeler ile başlayan maddi güç, emperyalist zihniyeti tüm coğrafyalara yayılmasını sağlamıştır. Diğer coğrafyalarda karşılaştığı kültür ve medeniyetlere karşı, kendini onlar karşısında konumlandırdığı gibi, öteki düşüncesine karşı, onu da içine alacak bir şekilde kendi düşünsel zeminini geliştirdiği bu süreçte emperyalist yayılmacılık zirve yapmıştır. Yine bu süreçte; dış dünyaya eski dogmatik kıyafetlerini bırakıp, aydınlanmanın rasyonel, seküler zihniyet, ölçü ve renklerine göre dikilmiş modern kıyafetleriyle değiştirip, etnik yapısını da, “üst kimlik,” kendi medeniyetini de “üst medeniyet” olarak, politik mekanizmalar ile işlemek suretiyle yeniden üretmiştir. Tüm bu süreçleri ile Modernleşme[3] olarak ortaya çıkan bu sistem, geleneksel ve modern dikotomisiyle, öteki üzerinde; önce kötüleme-aşağılama, sonra kendini benimsetme ve en sonunda da ötekini yok etmeyi amaçlayan emperyalist bir sistemler bütünü olarak karşımıza çıkmaktadır.
 
Agust Comte’un,[4] üç hal yasasında iddia ettiği; insanın, evrimleşerek son aşaması olan pozitivist akıl, her şeyin üstünde üst bir değer olarak kabul edileceği öngörüsü, Batı düşüncesinin geçirdiği evreler itibariyle pozitivist evre, son ve üst bir evre olarak kabul edilmektedir. Pozitivist rasyonalite ve aklileşme ile “akıl”, yaşanan zihinsel devrimler ile adeta tanrısallaştırılmıştır.  Bu da hemen hemen, Ortaçağ’ın tanrısına atfedilen değerlere karşılık gelmektedir. Yani temel buyurganlık ve yorumlayıcılık tahtını kiliseden (tanrıdan) çalan batılı insan, bu koltuğa “aklı” oturtmuştur. Bu şekliyle mutlakıyet arz eden tüm evrensel buyurganlığı Batı, tek başına elde ettiği maddi güç ve bilimin zirveye çıkarttığı ve yücelttiği “akıl” ile üstlenmektedir.
 
Kapitalizmin Ruhu; “Protestan Ahlakı

Batı, Aydınlanma ile her ne kadar tanrısal arınmayı sağladıysa da genel halk kitlelerini ikna etmede dünyevileşmiş (ehlileştirilmiş) dini formu lehte kullanmaktadır. Bundan dolayı evrene hükmetmenin itikadi alt yapısını oluşturan “Protestan Ahlakı”; işini en iyi yapanın ve güçlü olanın, tanrının şanına ve mükâfatına mazhar olacağı inancı, “Kapitalizmin lokomotifi” olduğu gibi, sömürü zihniyetinin de temel düşüncesini oluşturmaktadır. Daha önce dünya işlerinden uzlete çekilen “asketik yaşam”[5] düşüncesini benimsemiş Katolik Hıristiyanlar, Protestanlık ile maddi motivasyon kazandıktan sonra, dünyaya sarılmanın güçlü olmanın ve maddi âleme hükmetmenin dinin bir gereği olduğunu, tanrının şanına yaraşmak için maddi anlamda güçlü olmanın şart olduğu[6] inancı ile dünyaya dört elle sarılmışlardır. Bu şekliyle Hıristiyanlık, maddi form kazanmış, sanayileşme maddi kalkınmalar ile kapitalist dünyanın öncülüğünü üstlenmiştir. Bu zihin yapısıyla daha önce Haçlı seferlerinde öncül düşünce olan “Tanrı Krallığı” ülküsü, yaşanan gelişmeler ile maddileşen yenidünya görüşü ile “maddi krallığa” evirilerek sömürü için “dini gerekçeler” böylece oluşturulmuştur.  Batının, asketik dünya görüşünü terk ederek maddi âlemde hâkimiyet kurma düşüncesi dini bir suret kazanmasıyla, özellikle Batı Avrupa ülkelerinde sanayileşme ile eş zamanlı başlayan, emperyalist yayılmacılık ve Kolonizasyon hareketlerini güçlendirmiştir.
 
Yaklaşık 500 yıldır devam eden ve önüne gelen her şeyi yakıp yıkan, işgal eden köleleştiren bu emperyalist zihniyet, üç evrimsel aşama geçirmiştir:

Birincisi; coğrafyaların işgali ile köleleştirme, ikincisi; sanayi ve siyasi güç ile köleleştirme (siyasi ve askeri güç ile uzaktan yönetme, vergiye bağlama ve kaynaklarından yararlanmadır.), Üçüncü son aşama ise; “Kültür Emperyalizmi” ile köleleştirmedir. Bu son aşama, olan kültür emperyalizminde, medya ve dijital teknolojik psikososyal yöntemler ile kendi kültürünü kabul ettirerek tek üst kültür hâkimiyetinin sistematik olarak işlendiği, diğer din ve kültürlerin yok edildiği homojenizasyon aşamadır aynı zamanda. Batı’nın kendi dışındaki bütün toplumları tek tipleştirerek bunun üzerine kurduğu devasa endüstrileri de daha hızlı, pratik ve kullanışlı hale getirerek gücüne güç katmaktadır. Bu zihniyet; seri ve standart üretim teknolojisinin insan zihniyetine uyarlanmasını çağrıştırmaktadır. Yani, seri, tek tip ve itaatkâr insan…
 
Küresel Algı Mühendisliği

Batılı işgalin, ister fiili olarak veya ister kültürel sömürü olarak olsun, hiçbir zaman bitmeyeceğini, sömürüye maruz kalan ülkeler tarafından geçen bu süre zarfında fazlasıyla anlaşılmıştır. Dünya savaşları esnasında Batı’nın ürettiği küresel maddi kapitalist güce karşı ideoloji temelli ekonomik-politik Komünist kutuplaşmada dünya ikiye bölünmüş ve uzun yıllar savaş ve kaoslar ile sürecek soğuk savaş dönemi başlamıştır. NATO ve Varşova Paktı olarak kutuplaşan dünya ülkelerinde dost-düşman karşıtlığı ile dış politika ve ekonomi yönetimi ile beraber birçok savaş ve göçlere sebep olmuştur. Bu kutuplaşmada Batılı ülkelerin de desteğini alarak “süperleşerek” devleşen ABD, 2. Dünya Savaşı’nda kullanılan radyo ve TV ile büyük kitlesel algı yönetiminin gücünün farkına varması, dünyada medya üzerinden, algı yönetimleri güç kazanmış ve bununla beraber maddi sömürünün bir üst ve son aşaması olan “Kültür Emperyalizmi” olarak ortaya çıkmıştır. Kültür Emperyalizmi; sinema, TV ve radyo üzerinden manipülasyonlarla etkinlik kazanmıştır. Soğuk savaş döneminde siyasi hedefler için yapılan, psikososyal algı yönetimlerinin bir de ekonomik bir suret kazanmasıyla, kültür emperyalizmi, küresel ölçeklere ulaşarak yaygınlık kazanmıştır. Modern kültürün, süslü paketler içinde siyasi yöntemler ile sunulduğu ve aslında toplumsal birlikteliği yok eden, hâkim hegemonyayı elinde bulunduran Batılı ülkelerin lehine geliştiği gerçeğini unutmamak gerekir. Hali hazırda kültür emperyalizmi, neoliberal politikalarla küresel sınır geçişkenliği kazanmasıyla, tüm dünya ülkelerinin kültür ve inanç varlıklarını tehdit ettiği gibi, ciddi bir siyasi ve ekonomik sorun olarak ana gündemleri işgal etmektedir.
 
Küreselleşmede Hedef Nedir?

İçinde bulunduğumuz yüzyıl, değişimin en yoğun, en hızlı yaşandığı hemen hemen her sahada büyük gelişmelerin görüldüğü bir yüzyıl olarak karşımızda durmaktadır. Bütün bu değişim ve dönüşümler "Küreselleşme" kavramı adı altında tanımlanmaya çalışılmaktadır.[7] Kültür emperyalizminin en çok konuşulduğu dönem, küreselleşmenin en çok konuşulduğu döneme denk gelir ki; bunun için çeşitli tarihler verilse de ülkeden ülkeye tarihlerde ufak tefek sapmalar olabilmektedir. Kültür emperyalizmi dünya ülkelerine, siyasi ve kültürel dokularına göre çeşitli kılıklarda ve formlarda girmeyi başarmıştır. Asıl irdelenmesi gereken konu; küreselleşmenin, doğal seyrinde ilerleyen, ülkeler ve toplumlar arası, siyasi, sosyal, ekonomik bir yardımlaşma ve paylaşım olmadığıdır. Küreselleşme, günümüzde modern dünyayı şekillendiren en kapsamlı güçlerden biri olarak görülmektedir. Kavram, ekonomi ve toplumların ulusal yapılarındaki zayıflamaya bağlı olarak varlığını artırmaktadır[8]
 
Küreselleşme; toplumu var eden, dini ve kültürel değerleri yok ederek, yerine tahakkümcü üst bir kültür inşa etmeye çalışan yeni bir “köleleştirme” projesi olarak karşımıza, “Kültür Emperyalizmi”ni ortaya çıkarmaktadır. Bundan dolaylı sömürünün etkinliğini ve bedenden başlayan psikososyal ve subliminal[9] yöntemlerle, bilinçaltına kadar nasıl sinsice ulaştığını izah etmek, bizim için asıl önem arz eden konu olmaktadır.
 
Daha önce Aydınlanma ile kutsallardan arınan Batı’nın, maddi âleme bakışı da o ölçüde değişerek yüzyıllar sürecek bir sömürü çağını başlatması tesadüf olmamıştır. Çok uzun, bol ölümlü ve baskıcı emperyal bir dönemi dünya ülkelerine yaşatan Batı, bütün bilimsel buluş, ekonomik, siyasi ve askeri yöntemler ile ulaştığı bu son aşamada “Kültür Emperyalizmi” olarak şekil bulan komplike yöntemler ile; toplumsal bütünlük oluşturan, bütün sosyal mekanizmalardan; başta, dil, din ve kültürün yok edilmesi olmak üzere tüm kaynaştırıcı, bütünleştirici değerleri yıkarak bireyleri hedef alınmaktadır. Dönüştürmeye çalıştığı konuların başında; dili, giyim şekli, tüketim tarzı, eğitim, spor, eğlence (sinema, müzik vb. sektörü) gelmekte, kısacası, din ve kültür adına tüm yaşam alanları içine girmektedir. Kültür Emperyalizmi, askeri ve siyasi yöntemler ile yapılandan farklı olarak tek kültürlülük üretmesi, hâkim üst kültür olarak da kendi kültürünü psikososyal yöntemlerle sistematik bir şekilde benimsetmesidir. Bütün bu yöntemleri tek tek değerlendirmek için konuyla ilgili bazı kavramları açıklamak gerekir:
 
Kültür Nedir?

Toplum bilimlerinde kültürün birçok tanımı olsa da, genellikle bir toplumun, bilgi, inanç, sanat, ahlâk, hukuk, örf ve âdetlerini ifade eden genel bir kavramdır.  Ayrıca kültür, bir başka bakımdan da insanın ve insan topluluklarının hayat tarzı ile sosyal problemlere ürettikleri çözüm şekillerini de ifade etmektedir. Her toplumun kendine has bir kültürü vardır ve onu diğer toplumlardan ayırır. Kültür, zaman mekân ve geçmiş sosyal yaşanmışlıkları deneyimleri ve özde inanç değerleri harmanlamasıyla oluşur ve devam eder. Deneyimler ve kullanılan araçlar değiştikçe zaman içerisinde de değişebilmektedir. Bu değişim, farklı kültür ilişkilerine göre yavaş veya hızlı olabilmektedir. Kültür, bir toplumda öğrenme yoluyla nesilden nesile aktarılır. Onun için kültüre “sosyal miras” da denir. Bütün bu yaklaşımlardan sonra denilebilir ki; kültürün ana noktası, bir toplumun yaşam ve inanç değerleriyle ürettiği ve nesilden nesile aktardığı, toplumsal yaşanmışlığı olan tecrübe ve unsurların tamamıdır.
 
Kültür Neden Önemlidir

Kültür neden önemlidir ve değişirse ne olur? Kültürü değiştirmeye çalışanlar kimler ve hangi amaçla değiştirmek istiyorlar? Sorularıyla başlarsak mesele daha iyi anlaşılır. İnsan kültür oluştururken, kültür de insanı oluşturur. Yani bir insan için genetik ne ise toplum içinde kültür odur. Yani insanı meydana getiren genetik değerler değiştiğinde insan da değiştiği gibi kültürün değişimi ile bir toplum değiştirilebilmektedir. Onun için istenen itaatkâr bir toplum üretmek için kültürün ayarlarıyla oynanmaktadır.
 
Batılı Üst Kültürün Oluşumu

Sanayi Devrimi ile anlatılan Batı eksenli efsane ve anlatıların, hepsi olmasa da büyük bir çoğunluğunu doğru olarak kabul etmek durumundayız. Bilim ve teknolojideki gelişmeler ile başlayan kalkınma, salt bir maddi kalkınma değil, aynı zamanda kutsallardan arınan bir zihniyet dönüşümünü, yani; “tek doğru benim doğrumdur” veya “haklıyım, çünkü güçlüyüm” düşüncesini ortaya çıkarmıştır. Kapitalizmin maddi büyüsüne kapılarak tüm dünyayı bu zihniyet etrafında esir almaya çalışan Batı’nın, dünyaya “tek başına egemen” olma düşüncesini, küresel etkileri etrafında okumak lazımdır.
 
Batının sanayi devrimiyle, Antik Yunan referanslarına geri döndüğü gibi, dünyada yeni egemen popüler kültür ürettiği de yadsınamaz bir gerçektir. Küresel ölçeklere taşan emperyalizm, Batıda kapitale tapınmaya başlamasıyla ortaya kutsaldan izole yeni bir hayat tarzı oluşturmuştur. Bu yaşam tarzı, bize bir yaşam ideolojisi olarak kendini “Modernizm” adıyla göstermektedir. Modernizm, Ulusaşırı ticaret ile yeniden şekillenen Batılı emperyalist siyasetin etkinliğini tüm kıtalara küreselleşerek yaygınlaştırmıştır. Kapitalist üretim biçiminin temel alındığı bir toplumda artık her üretim bir tüketim,  her tüketimde bir üretimdir.[10]
 
Çağımızda küresel kapitalizm, her geçen gün artan bir ivmeyle insanların yaşamına nüfuz etmektedir. Küreselleşmenin nimetleriyle artık daha da vahşileşen kapitalizmin ilerde alacağı boyut pek çoğumuzu ürpertmektedir. Kapitalizmin dünya halkları üzerindeki olumsuz etkisini ortadan kaldırmak için, ortaya sağlam alternatif görüşler koymanın yolu; kapitalizmin doğuşunu anlamaktan ve onu doğru değerlendirmekten geçmektedir.[11]
 
Geçmişe bakıldığında aslında her üretim şekli bir yaşam tarzı oluşturduğu gibi aynı zamanda bir sınıfçı yapı da üretmektedir. Batının ilkel çağlarda efendi-köle olarak başlayan, feodalite ile soylu-köylü olarak işleyen köleleştirme sistemi, sanayi devrimi ile işçi-burjuva olarak farklı bir boyut kazanmıştır. Son olarak kapitalizmin bir hayat nizamı ve inanca dönüşmesi, ortaya çıkan küreselleşmeyle yeni bir köleleştirme stratejisini ortaya çıkarmıştır. Dün, insanların bedeni köleleştirilirken, bugün akıl ve ruhları kültür emperyalizmi ile daha etkin bir şekilde köleleştirilmektedir. Kültür emperyalizmi ile üretilmeye çalışılan köleleştirmede kullanılan kültür; bir toplumun gözü, kulağı, dili, kıyafeti ve kullandığı ve ürettiği tüm araçlar hedef alınarak yeniden üretilmektedir.  Onun için bir toplumu değiştirmek isteyen güçler, direkt o toplumun kültürünü hedef alıyorlar. Sosyal bilimlerde, alt kültür-üst kültür diye tarif edilen kültürel değerlerden; üst kültür, baskınlık itibariyle dönüştürücüdür. İşte üst kültür rolünü, medya ve tüm algı yönetim mekanizmalarıyla enforme ederek Batı kültürü, üst kültür olarak işaret edilmektedir. Batı kültürü, temel ve üst kültür olduğu; sinema, müzik, TV, reklam ve moda gibi ticarileştirilen her ürünün içine, içten içe ustaca kodlanarak işlenmektedir.
 
Batının “üst kültür” olarak sembolize ettiği ve dayattığı kültürü, önce kendi üzerinde deneyimleyerek kutsal arınmalardan geçirip, izole ettikten sonra, yeni değer ve anlamlar yükleyerek yeniden üretmektedir.  Bu inanç ile yeniden ürettiği kültürel formun içindeki yeni inanç ve bu inanca bağlı değerleri, kültürel görünürlüğü ilk etapta sağlayan kıyafet ve çeşitli yaşam sembolleri üzerinden sağlamaktadır. Sosyal yaşam (eğlence, yeme-içme) ve giyinme tarzları üreterek tüm yaşam alanları kuşatılarak işgal edilmektedir.
 
Küreselleşme ve Kültür Emperyalizmi

Bütün coğrafyalara mağaza zincirleri ve marka standartlar üreterek, farklı toplum ve düşünce yapılarına standart normlar ile beraber ihtiyaç ve değer mekanizmaları standardize edilmiş, öz kültürüne yabancılaştırılan “bireyci ve hazcı insan” inşa edilmek istenmektedir. Marka, küresel piyasanın kültürel boyutudur ve bireylerin tüketimciliklerini anlamlandırdıkları süreçtir.[12] Küreselleşmenin oluşturduğu sosyal, siyasi ve ekonomik köprüleri kullanarak mağaza zincirleri ile marklar üretilerek; standart damak, standart kıyafet, standart müzik ve dolayısıyla standart yaşam tarzı oluşturulabilmektedir. Erkeklere kot, blucin şort; kadınlara, mini etek ile cinselliği hatta cinsiyetsizliği ön plana çıkartacak, dar ve şeffaf elbiseler ile özellikle inançların ve yerel kültürlerin sınırlandırdığı ahlaki şekil ve sınırlamaların dışına çıkarılan insana, bu yeni Batılı seküler yaşamın “üst kültür” olarak benimsetilmesi sağlanmaktadır. Bu da, Batı kültürünün bariz olarak ön planda tuttuğu ve küresel kapitalizmin dayattığı en önemli kültürel saldırılardan biridir.
 
Üretim üzerinden oluşan küreselleşme ile eş zamanlı kullanılan Ulusaşırı şirketler, gümrük anlaşmaları ve siyasi ve askeri güçler ile genişletilen coğrafyalarda neoliberal serbest ticaret diye Batı ürünlerinin zoraki geçişkenliği sağlanmıştır. Öncelikle boyunduruk altında olan ülkeler ve sonradan kapsamı birçok ülkeye zincir şeklinde yayılan sanayi ürünleri, giyim, elektronik, gıda ile yaygınlık kazanmıştır. Emperyalizm, coğrafi işgal köleleştirmesinden sonra teknolojik üstünlük ile daha pratik aşamaya gelen “bedeni işgal” ile kültür emperyalizmine dönüşmesi, kimliksizlik ve kültürsüzlüğü de beraberinde getirmektedir. Küresel emperyalizmin “Tüketim Kültürü” başlığı altında ürettiği ve Batılı kültürü, “üst değer” işaret eden ve norm haline getirilen tüketim mallarına, meta anlamlar yükleyerek marka üzerinden yeni tüketici sınıfı (kimliği) üreterek, yeni bir yaşam tarzının ortaya çıkmasını sağlanmaktadır. Tüketim ürünü artık bir ihtiyaç olmaktan çok, sihirli ve gizemli kavramlar ile “statü değeri” yüklenerek, Meta Fetişist[13] anlamlarla, yüksek “değişim değeri” gibi prestij değerleri yüklenmek için satın almaktadır. Böylece değerin kendini gösterdiği bu “fazladan şey” sahip olunan şey haline gelebilir.[14] Bu yeni tüketim, insanda yeni bir ahlak oluşturur; malın kullanım değeri ve dayanma süresi olan, ahlak yasasına saygı göstermeyen ve malların sağlam olmasına rağmen modanın vb. kaprislerine göre fırlatıp atan /değiştiren bireysel ulusal ve uluslararası savurganlığa kadar müsrifliği beslemektedir.[15]  Reklam, nesnelerin kullanım değerini artırmak için değil, yalnızca azaltmak, onları moda değerine ve hızlı yenilenmeye tabii kılarak zaman değerini azaltmak amacıyla yapılır.[16] Bundan dolayı bugün artık tüketicinin nesneyle ilişkisi değişmiştir. Vitrin, marka nesneler ile kişileri kendi ağına yöneltip baştan çıkaran dayatan bir hale getirmektedir. Çünkü marka ürün her zaman başka bir ihtiyacı da beraberinde getirir.[17]
 
Bir Manipülasyon Yöntemi Olarak; “Rızanın İmalatı”

Bugün modern kapitalizm, tüketicinin tüketime bağımlılığını, bilinç dışı arzuların kışkırtılması ile sistemleştirmiştir.[18] Sürekli tüketimi bir ahlak ve inanca dönüştüren kültür emperyalizmi, insanların sahip olduğu maddi manevi tüm değerleri kendi harmanında eleyip yozlaştırdıktan sonra ticaret nesneleri halinde yeniden tüketilmesini sağlamaktadır.
 
Medya ve enformasyon ile manipüle edilen ağlarla, Batı’nın ürettiği tüm kültürel değerler, hedef ülkelerde büyük bir kültürel taarruza dönüşmektedir. Bu kültürel saldırı her ne kadar ülkeden ülkeye farklı tepkimeler verse de etkinliği oldukça yüksektir. Bu kültürel taarruzun Rızanın İmalatı[19] olarak kavram bulmuş şekliyle her türlü enformasyon araçları kullanılarak insanların istekleri manipüle edilmek suretiyle benimsetilmektedir.
 
Kültür emperyalizminin kaptanı olan ABD’nin istediği kültürel davranışın benimsetilmesi sonucunda; Hollywood gibi organize sinema ile dünyanın ulaşılmaz ve yenilmez gücü olarak kendini göstermektedir. Onun gücü çerçevesinde ürettiği kültür de dolayısıyla ulaşılmazdır. Bu inançla üretilen kültür sektörüyle aynı şeyleri seyreden, aynı şeylerden korkan,  sevinen ve üzülen, aynı müzik ile aynı ruh ve beden ritmini hisseden, giyim ile aynı görselliğe bürünen, aynı görüntüyle kendini dış dünyaya yansıtan, zincir gıda sektörü fastfood ile standartlaşmış şeyleri yiyerek aynı damak zevkine sahip olmaları, “Kültür Mühendisliği”[20] yöntemleriyle işlendikten sonra; aynı görsel dünyanın etkisine giren, aynı giyinen, aynı lezzetleri ve aynı ritim müziği dinleyenlerin tüm algı sistemleri işgal edilmek suretiyle de aynı şeyleri düşünmeleri sağlanmaktadır. Kişilerin ruh ve bedenleri merkezi Batı tarafından kumanda edilen ve yönetilen itaatkâr bir insan modelini sonuç olarak karşımıza çıkarmaktadır. Kültür endüstrisinin, medya araçlarıyla taşınan, inançlardan izole edilmiş popüler suni kimlik; bireysel hazları önceleyen, seküler ve tüketime dönük özelliklere sahip olması esastır. Zamanla kendi kültürel ve inanç bağlarından koparılan bu insanlar, kültür erozyonuna[21] uğrayarak, popüler olarak onlara hazır sunulan hegemonik emperyalist kültüre teslim olurlar. Bu teslimiyet gerçekleşince inanç ve kültürel değerler yozlaşarak ortadan kalması da sağlanmış olur. Yerel kültürü ve dolayısıyla toplumsal hafızası silinen bu topluma, “Üst Kültür” olarak sunulan popüler kültür, kişilerin yerel inanç ve değerlerinden kopardığı ölçüde başarı kazanmaktadır.
 
Sonuç olarak;

ABD’ nin Batı ülkelerinin ittifaklarıyla dünya ülkeleri üzerinde silah, işgal ve ambargo üzerinden oluşturarak hâkimiyetini, egemenlik kurmak istediği toplumların özel alanlarına kadar inen araçlar ile daha da perçinlemiştir. ABD, “dolar” ile paranın hâkimiyetini, “dili(İngilizce)” ile kültürün dilini, “McDonald ve kola” ile kültürün damağını ele geçirmiş bulunmaktadır. Bütün bilimleri ile de bu güce hizmet eden bir yapıya dönüştürmeyi başarmış görünmektedir. Oluşturdukları patent ağlarıyla, her şeyi kontrol altında tutukları gibi, dünyada üretilen her şeyin de ortağı durumundadırlar.

“Tanımadığını yönetemezsin” ilkesi ile daha önce oryantalistler ile, sonraları ajanlarla, şimdi bu görevi fazlasıyla yapabilen dijital teknolojiler (sosyal medya) üzerinden, dünyadaki bütün istihbarı bilgileri, kişilerin kendi rızasıyla toplayabilmektedirler. Genetik biliminin gelişmesiyle de sömürü ağları insanların genlerine kadar inmiş bulunmaktadır. Bugün ilaç ve gıda sektörü üzerinden insan organizmasıyla yine küresel çıkarlar doğrultusunda oynamaya devam etmektedirler.

Nihayetinde Kültür emperyalizmine kadar inen yollar inceden işlenerek bugüne kadar gelinebilmiştir. Bunun için Kültür emperyalizmi, Batılı emperyalist sisteminin ulaştığı son ve zirve noktasıdır. Kültür emperyalizmi ile Batı kültürünün insanın duygusal algı ve akli mekanizmalarını etkisi altına alan, yeni ve güçlü bir köleleştirme projesidir. Kültür emperyalizminin aynı zamanda siyasi bir proje olarak işlemesi, bu güce karşı çıkmanın aynı zamanda askeri ve siyasi bir güç sahibi olmayı da gerektirmektedir. Bunun için yaygın medya, internet ağları ve teknolojiden kopmadan bu güce karşı “yerelleşme” diye ortaya atılan teoriler sadece basit bir tepkisellikten öteye geçmemektedir.

İstiklal şairimiz M. Akif, her ne kadar Batı medeniyetini “tek dişi kalmış canavar” a benzetmiş olsa da, kadim bağları olmayan bu sahte medeniyete karşı çıkmak, bu gücün beslendiği tüm mekanizmaları ele geçirmek ile olur. Ki, bu da yakın zamanda dünya ülkelerinin ekonomik gücü, siyasi konumu ve bağlılıkları düşünüldüğünde, pek de mümkün görünmemektedir.
 
                                                                                                      
 

[1] Aydınlanma: Ortaçağ karanlığının çöküşüdür. Keşifler ve icatlarla beraber içine girilen 15. yy’ dan sonra insanlık bu karanlık dönemden kurtulmuş ve daha sonra da Rönesans ile reforma giden yol açılmıştır. Özde; tanrı merkezli hayat algısından, insan merkezli dünya görüşü ve yaşama geçiştir.
 
[2] Martin Luther: Alman keşiş, teolog, üniversite profesörü, Protestanlığın babası ve Lüterciliği yayan kişi.(Vikipedi)
 
[3] Modernleşme: Diğer ülkelerin Batılı modellere yaklaşması ve Batılı kurumları kendi ülkelerinde tesis etmesi anlamına gelir. Batının yaşam ve kültürünü benzeşme.
 
[4] Agust Comte: Tarihi bir ilerleme süreci olarak görür. Ona göre, üç hal kanununa yani evrim kuramına göre toplumlar üç aşamadan geçer; Teolojik aşama, Metafizik aşama ve Pozitivist aşama
 
[5] Asketik Yaşantı: Kişinin Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla dünya zevkleri ve hazlarından uzak durması; yeme içmede, kazanmada, giyim kuşamda, insanlarla ilişkilerde son derece iradî bir kararla disiplinli bir hayatı yaşamasıdır.(Çilecilik, Züht)
 
[6] Max Weber, Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu, (Çev: Zeynep Gürata) Ankara s. 137
 
[7] Dr. Kadir Koçdemir; Küreselleşme ve Türk Kültürü, Kök Araştırmalar Dergisi, Cilt l, sayı l, 1999. Ankara
 
[8] Prof.Dr. Amin Ash ve Prof.Dr. Nigel Thrift, Avrupa'da Küreselleşme, Kurumlar ve Bölgesel Kalkınma, 1995.
 
[9] Subliminal: Bir mesaj veya bilinçaltı mesaj, başka bir objenin içine gömülü olan bir işaret ya da mesajdır ve normal insan algısı limitlerinin altında kalmak, o anda fark edilmemek üzere tasarlanmıştır. (Vikipedi)
 
[10] Prof. Dr. Fredric Jameson, Kapitali Sahnelemek (Çev, C.Saraçoğlu) İstanbul, 2013
 
[11] Prof. Dr. Bryan S. Turner, Max Weber ve İslam (Çev. Yasin Aktay) Vadi Yay. Ankara1991
 
[12] Manuel Castells, İletişim Gücü (Çev, E.Kılıç,) İstanbul, 2016
 
[13] Meta Fetişizmi: Marksist teorinin en özgün kavramlaştırmalarından birisidir. Maddenin, yüce güç ve değerler ile sırlı ve gizemli atıflar ile farklı anlamlar kazanarak, kullanım değeri dışında değişim değeri kazanma sürecini ifade eder.
 
[14] Jean Baudrilard, Tüketim Toplumu, 2017, (Çev, Nilgün Tutal, Ferda Keskin) İstanbul, s. 43
 
[15] a.g.e s. 41
 
[16] Jean Baudrilard, Tüketim Toplumu, 2017, (Çev, Nilgün Tutal, Ferda Keskin)  İstanbul, s. 46
 
[17] a.g.e, s. 18
 
[18] Prof. Dr. Bryan S. Turner, Oryantalizm, Postmodernizm ve Globalizm. (Çev. İ. Kapaklıkaya) İstanbul, 2002
 
[19] Rızanın imalatı, Noam Chomsky ve Edward Herman tarafından geliştirilen bu kavram, temel olarak devletlerin ve şirketlerin normalde insanların karşı çıkabileceği davranışlarına olumlu bakmalarının veya tepkisiz kalmalarının sağlandığı manipülatif propaganda ve stratejilerdir.
 
[20] Kültür Mühendisliği: Sosyal Mühendislik, bir ülkenin kültürünü bozmak ya da esnetmek, genişletmek için uygulandığında Kültür Mühendisliği adını alır.
 
[21] Kültürel Erozyonu: Küreselleşme ile birlikte toplumun özünü oluşturan algıların yerini bambaşka taklit ürünlerine bırakarak toplumsal değerlerin yok olmasıdır. 

Bu haber 612 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 1 Yorum